Paul Bourget’in “Ressamını Kaybeden Kadın” adlı romanı muhtemelen 20. yüzyılın başlarında yazılmıştır. Hikaye, sanat, özgünlük ve insan ilişkileri temalarını merkeze alarak sanat koleksiyoncularının, eleştirmenlerin ve amatör sanatseverlerin dünyasını incelemektedir. Anlatı, bir ressamın deneyimleri ve kendisini bir sanatla ilgili karmaşanın merkezinde bulunan çekici bir kadınla olan etkileşimleri aracılığıyla aktarılır. Romanın başlangıcı, duyguların ve ilişkilerin karmaşık bir şekilde iç içe geçtiği bir atmosfer sunar. Kendisi de bir ressam olan anlatıcı, büyüleyici bu kadına karşı hissettiği duyguları düşünürken, birlikte geçirdikleri anların ve yaptıkları etkinliklerin anılarını da sanatsal düşünceleriyle bir araya getirir. Paris’i vedalaşmadan terk etme kararını düşünürken, özellikle Édouard de Bonnivet adlı genç adamla olan flörtlerinden kaynaklanan kıskançlık ve arzu duygularını anlatır. Okuyucu, sanat eserlerinin özgünlüğünün sorgulandığı bir dünyayla tanışır; bu durum, anlatıcının kendini yetersiz hissetmesi ve bu gizemli kadına karşı duyduğu özlemle de paralellikler içerir. Milano’ya yola çıktığında ise aşk, kayıp ve sanatsal dehanın ulaşılamaz doğasıyla ilgili daha fazla gerçek ortaya çıkar.