Bruno Lessing’in “İnsanların Çocukları” adlı romanı, 20. yüzyılın başlarında yazılmıştır. Eser, hareketli bir şehirdeki göçmenlerin yaşamlarını ele alır; özellikle Braun ve Lizschen gibi karakterlerin, bir ter atölyesinin arka planında iş, sağlık ve aşkın zorlu gerçekleriyle mücadele edişlerine odaklanır. Anlatı muhtemelen umut, çaresizlik ve sanat ile insan ilişkileri aracılığıyla yüklerinden kurtulmaya çalışanların boyun eğmez ruhu gibi temaları işler. Bu anlatının başlangıcında, gürültülü bir dikiş atölyesinde çalışan kararlı işçi Braun’la tanışırız; Braun, narin yol arkadaşı Lizschen’i yakında kaybedecek olmanın sıkıntısını yaşamaktadır. Makinelerin gürültüsü, hayatlarının tekdüzeliğini ve her gün karşılaştıkları duygusal zorlukları simgeler. Braun, yakında bir sanat sergisi olduğunu duyduğunda kaçış ve umut düşüncelerine kapılır; serginin Lizschen’e bir güzellik ve mutluluk anı yaşatabileceğine inanır. Ancak sergide direnişle karşılaştıklarında varoluşlarının sert gerçekleri apaçık ortaya çıkar; kırılgan mutluluk anları ise kısa sürer ve trajedinin gölgesinde kalır. Böylece toplumsal güçlükleri yansıtan, dokunaklı insani deneyimlerle yoğrulmuş bir hikâyenin zemini hazırlanır.